''yüzyıllık yalnızlık 2''yi yazabilecek kadar çok yaşanmamışlığa sahip olduğumun farkına vardım dün gece. dişimin arasına kaçan ayva parçasını tam 25 dakika dilimin ucuyla çıkarmaya çalıştım; fakat bunun boşa bir çaba olduğunu anlayınca eşofmanımın şeridindeki sökük ipliği koparıp bir de onunla denedim ve çıkarmayı başardım. işte tam o an verdim bu kararı. YY2 yazılmalıydı, YY2'yi ben yazmalıydım!
yatağa uzanıp gözlerimin karanlıkta görmediği nesneleri, bir süre sonra ayırt etmeye başladığı sırada dilim gene rahat durmuyordu. annemin bayat ekmekten yaptığı tostun kıtır kısımları, damağımı tahriş etmişti. dilimi o tahriş olan bölgelere değdirdiğimde 9 voltluk pilin verdiği o iç gıdıklayıcı hissi yeni baştan yaşadım. yine bu esnada verdim romanıma adını: İki Yüzyıllık Yalnızlık. çünkü YY2 isminde ısrarcı olursam bu toprakların 1923 senesinden beri gelmiş geçmiş en ballı insanı olan can öz'le papaz olabilirdik. o yüzden böyle bir kayserili kurnazlığı yaptım.
romandaki olaylar, genel hatlarıyla kayseri kırsalında, bayramoğlu aşiretinin iki asırdır neyi-nerede yanlış yapıp nasıl bu kadar yalnız kalabildiklerini efsunlu bir gerçekçilikle dile anlatıyor. kitabın önümüzdeki 50 yıl içinde raflardaki yerini alacağını öngörüyorum. ve en azından okurlarıma peşinen şu müjdeyi verebilirim ki ensest gibi, öz hala ile cima gibi, aşk-ı memnu gibi bizim insanımızın mayasına uymayan, ahlak kurumunun köküne tesiri artsın diye ayran suyuna bandırılmış dinamit yerleştiren bu tür tatsız mevzular ele alınmayacak eserde.
ben teşekkür ederim.
2 yorum:
bak bu iyiymiş bacanak
bacanak derken?
Yorum Gönder