2.4.12

siyah beyaz



beni hüzünlendiren bir nokta var bu renklerle ilgili. bundan 50 yıl sonrasında mitokondrilerimiz, kofullarımız, golgi aygıtlarımız toprağa karışmaz da biz hala yaşıyor olursak, geriye baktığımızda ninelerimizin evindeki siyah beyaz (sepya bazen) renklerdeki fotoğraflar gibi fotoğraflarımız olmayacak. her şey 1920x1080 çözünürlükte, 15 megapiksel cıncıklıkta olacak. mektup diye de bir şey olmayacak. anneler, ölen oğullarının maillerini bastırıp onlara sarılacak, renkli çıktıları gözyaşlarıyla epritecekler. bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemedim.

1.4.12

egemen muharrem oktay hasip

rüzgârların en ferahlatıcısı

desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır,
rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
sende tattım yemişlerin cümlesini.

desem ki sen benim için,
hava kadar lazım,
ekmek kadar mübarek,
su gibi aziz bir şeysin;
nimettensin, nimettensin!
desem ki...
inan bana sevgilim inan,
evimde şenliksin, bahçemde bahar;
ve soframda en eski şarap.
ben sende yaşıyorum,
sen bende hüküm sürmektesin.
bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
günlerden sonra bir gün,
şayet sesimi farkedemezsen,
rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
bil ki ölmüşüm.
fakat yine üzülme, müsterih ol;
kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
ve neden sonra
tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
hatırla ki mahşer günüdür
ortalığa düşmüşüm seni arıyorum

cahit sıtkı tarancı

11.3.12

216



dün uzun zamandır beklediğim bir hadise cereyan etti. samsun 216 içen biriyle vakit geçirdim. bu arkadaş, paketin götüne vurup bana teklif ettiğinde kendime engel olamadım; çünkü bu sigaranın protest bir yanı olduğunu bilirim. babaların sigarasıdır samsun. ancak geceyarısı eve girebilen, üstü başı 10 numara yağ kokan emekçi babaların sigarasıdır. kokusu, babaların dışarıdan montlarıyla getirdikleri soğuğun yancısıdır. tek eğlencesi "sigara" olan insanların sigarasıdır. samsun içip de doğru yoldan sapan, bulunduğu muhitin huzurunu kaçıran kimselere rastlamadım ben henüz. bu insanlar, 20. yüzyılın ilk yarısındaki insan ilişkilerini hala muhafaza eden, saygılı ve naif insanlardır. zenginlik ya da garibanlık bir tarafa, bir duruşun sigarasıdır samsun. saygılı duruşun işaretidir. görece ucuzdur (beş lira), bu yüzden öğrenci/gariban sigarası olarak görülür; fakat tütün kalitesi kendi sınıfındaki sigaralara göre birkaç gömlek üsttedir. onlar gibi ağızda naylon tadı bırakmaz ve bir dal uzun bir süre götürür; hemen bir tane daha yakma ihtiyacı duymaz içen adam. velhasıl dedelerim nedeniyle çocukluğumda önemli bir yer işgal eden bu sigara, ilk nefeste tüm o eski anılarımı tazeledi. marlboro kutusuna samsun koyan "zozo emmi" geldi aklıma.

3.3.12

şirazlı: bir tehcir hikayesi

bazı geceler annemin yanına uzanırım, eskilerden konuşuruz. aslında annem anlattıkça ben deşerim. konu konuyu açar, öylece zamanda seyahat ederiz birlikte. genelde köy hayatından ilginç kesitler sunar annem bu yolculuklarımızda. o kadar çok malzemesi, o kadar çok tanıdığı, o kadar çok gün görmüşlüğü ve o kadar çok gün görmemişliği var ki bazen kurduğu zincirleme isim tamlamalarını zihnimde canlandırmaya, kendi dayımın kayınçosunun hanımına uyarlamaya çalışırken konuyu unuturum. yalnız anlatırken dinleyicinin dikkatini ve ilgisini düşürmemeye özen gösterecek kadar yaşayan bir dille, gerektiğinde sözkonusu kişinin konuşma biçimini taklit ederek anlatır annem. ondan öğrendiğim olayların benzerlerine sadece gabriel garcia marquez eserlerinde rastladığımı da belirtmeliyim. adeta macondo'ymuş bizim köy. mesela en son çırazlı diye bir kadından bahsetti ki kendisini çocukken görmüşlüğüm vardır. kocası ''mücafer'' adında uzun, ince, kavruk, üst dudağında 2 santimetre eninde siyah bir bant gibi duran bıyığı olan, geçimini köyde ayakkabı tamiriyle sağlayan garip, naif bir adamdı. dedelerimin ahbabıydı. abimi pek severmiş küçükken. mücafer emmi, sanırım 2000'de, ölünce alamancı abisi halis, mücafer emminin karısı ''çırazlı'' teyzeme ''evi boşalt, köyüne geri dön'' demiş. şimdi bizim köyde, bizim köyden olmayan yaşlı gelinlere onların köyüyle hitap edilir. ankaralı, nevşehirli, samsunlu değil de; çırazlı, harsalı, elbaşılı, ekrekli gibi. bu çıraz'ın gerçek adı şiraz'dır ve anneannem de tomarza'nın bu şiraz adlı köyündendir; fakat anneanneme nedense çırazlı (şirazlı) denmezdi. (şiraz, bilindiği üzere şairleriyle ünlü ve eski pers başkenti persepolis'e oldukça yakın bir iran şehri. ayrıca kaliteli bir şarap üzümü. farsçadaki anlamı ise ''sır şehri'' imiş.) neyse konuyu dağıtmadan, çırazlı teyzeme ''evi boşalt'' talimatı gelince yüksek yüksek makamlardan, garibim şiraz'daki dul kardeşinin yanına gitmeye karar vermiş. hürce alınmış bir karar değil elbet, mecburiyet. bir gün traktörün römorkuyla gelip götürmüşler çırazlı teyzemi. annem anlattığında çok komiğime gitti, garibin ne eşyası olacak. 2-3 yorgan, minder, birkaç döşek. o kadar, başka bir şey yok. römorkun bir bölümüne eşyalar yüklenmiş, geri kalan kısmına koca avrat oturmuş, kalan kısmına da koca avradın tezekleri ve sayısı 10'u bulan tavukları ve onların cücükleri. kadın, tezek, civciv, döşek ve kadının kendini yerçekiminin çekiciliğine kaptırmış memelerinin arasındaki bir tomar alaman markı.

28.2.12

mesut



babaannem hamile iken karnını bir gün sandığa vurmuş... o sırada ise fotoğraftaki halama hamile imiş... biz kendisine ''mesut'' diyoruz kısaca. kendisi latif doğan ve ahmet necdet sezer aşığı. hafızası çok keskin. seneler evvel gördüğü birini şıp diye tanıyor. isimleri asla unutmuyor. (geçen yaz, sabah alt komşunun 1 yaşındaki oğlu bize gelmişti. mesutçuğum da sevmişti sübyanı. o günün akşamı bu kez de abimin 25 yaşındaki arkadaşı hasan gelmişti eve. halacığım, ''amaaa hasan nasıl büyümüş'' diyerek omuzlarımız sarsıla sarsıla gülmemize neden olmuş idi. ara sıra bu tarz muzip çıkışları da var elbet.) kendisi vesikalık fotoğraf koleksiyoneri. elindeki siyah şey fotoğraf albümü. içinde 100'e yakın kişinin vesikalık fotoğrafı var. elinden hiç bırakmıyor albümü ve günde saatlerce o fotoğraflara bakıyor. gelen her misafir sayesinde de arşivi genişletiyor. bir dönem ''barış manço'' gibi 10 parmağında da yüzük vardı. yüzük, bilezik, kolye, küpe, bileklik... şimdilerde bunu minimuma indirmiş vaziyette. senelerce profesyonel olarak sigara içiciliği yaptı. öyle ki eve gelen misafirler ''mesude içsin'' diye karton karton maltepe sigarası getirirlerdi. babaannem de alır o sigaraları, bir yere saklardı. şayet halacım zulayı patlatırsa bitirene kadar 2-3 paketi bir gün içinde bitirebilme kapasitesine sahipti. sonra doktorun ''sigara içersen ölürsün'' uyarısının ardından bir günde bıraktı sigarayı. uzatanların teklifini içi giderek de olsa reddediyor...

24.2.12

bungun



güneşli, serince ve bungun (bu kelimeyi çok seviyorum.) bir mart günü, kedilerin şişmanlığının gebelikten mi yoksa oburluktan mı olduğunun anlaşılamadığı bir bahar günü, evde gün ayarında bir etkinlik olduğu için kapı dışarı edilmiştim. misafirler gelmezden evvel karnımı mercimek köftesiyle, kıymalı börekle, unlu kurabiyeyle doyurup ne yapacağımı bilmez bir şekilde dışarı çıkmıştım. öğle namazı ile ikindi namazı arasındaki zamanı, evde gelin/kız/''koca avrat'' dırdırı/homurtusu çekip onların ''bu kadar da yaşlanılmaz ki'' anlamına gelen soğuk bakışlarına maruz kalmamak için dışarıda sosyalleşmekle değerlendiren ve cami avlusunda güneşlenen, hırıldayarak ''vay vay allah şükür'' diyerek esneyen hacı babalar gibi etrafta biraz dolandıktan sonra bakkaldan birkaç parça meşrubat/abur cubur alarak çocuk cıvıltısından mahrum, geceleri gençlerin alkollü muhabbet mekanı haline dönüşen tenha bir parka oturup elimdeki kitabı okumuştum. kitap gabriel garcia marquez‘in kırmızı pazartesi adlı romanıydı. o birkaç saatlik zamanda da kulağımda rahmetli piazzolla dayımın ''milonga del angel''i yaklaşık 30 farklı versiyonuyla kıncal damarlarıma dek sirayet etti idi. ne zaman kitabı görsem bu müzik, bu müziği ne zaman duysam o kitap gelir aklıma. ''bungun'' kelimesi kadar yakışan bir sıfat bulamadım bu iki eser için. su çıkan kısmı tıkayıp hortumu attırmak gibi bir deneyim ikisi de çünkü. dışarı çıkamayan suyun ilk başladığı yere dönerkenki macerası. kırmızı pazartesi'de sonucu daha ilk cümleden, hatta kitabın kapağından biliriz; ancak kemanın yayı son birkaç sayfada kopar. o parkta geçirdiğim birkaç saat üzerimde unutamayacağım bir ağırlığa neden olmuş, omuzlarım biraz daha düşük girmiştim a'dan z'ye kadın kokusu, kadın kahkahası, kadın konuları sinmiş eve. sonra kendime demli bir çay koyup meditango ile meditasyon yapıyormuşçasına arındığımı hissetmiştim. o günün akşamına da ''el classico'' filan izleyip soru işaretine takla attıran insanların insanlığa kazandırdıklarından bir süre el çekmiş olabileceğimi zannediyorum¿

12.2.12

veli'nin oğlu


bu gece rüyamda, elimde kocaman bir kırmızı balonla geziyordum ortalıkta. karbondioksitle şişirdiğimiz balonlar gibi yerlerde sürünmüyordu balon. oksijenden daha hafif olan helyum gazı ile doldurulduğu için yeryüzünde duramıyor, sonsuzluğa kanat açmak istiyordu ki ben buna elimdeki iple engel oluyordum. gökyüzünün maviliği tüm çıplaklığı ile ortalıkta iken ve özellikle hava da rüzgarlıyken, gökyüzünde beliren balonların (ve poşetlerin) gözden kayboluşunu izlemek yalan dünyanın en küçük fakat en gerçek mutluluklarından biri bence. o kadar ufak şeylerle mutlu olabilmek de kişisel gelişim konusunda çok şeyin atlatılmış olduğunun veya halihazırda o engellere hiç bulaşılmadığının işaretidir bir yandan. neyse neyse. fakat bir gün, tıpkı onun gibi baloncudan tüm balonları satın alıp tüm ankara'yı baştan sona yürüyerek gezeceğim ve her gördüğüm ufaklığa balonlardan birini vereceğim. kim gibi mi? veli'nin oğlu gibi. ''tarifsiz kederler içindeyim.''

***

1. sıhhıye'deki atatürk anıtı'na bırakılan bir çelengi alıp konuk edileceği eve götürmüş.

2. baloncudan bütün balonları satın alıp sokak sokak dolaşmışlığı varmış.

not: aktaran, melih cevdet anday, "akan zaman duran zaman" adam yay. 1. baskı, 1984

8.2.12

buğday sarısı


beni hüzünlendiren bazı anlar var. ömrü vefa etmeyip de vefat etmiş birinin eşyalarını alakasız bir yerde, alakasız bir vakitte görmek, mesela belki senelerdir girilmemiş bir odanın kapısına asılmış bir ceket, toz içinde bir kasket ya da şu anda çoluk çocuk sahibi sevilen bir kuzenin bebeklikten kalma emziği. babaannem benim emziğimi saklardı. nerede mi saklardı? hem kümes hem de bodrum olarak kullanılan bir yerde saklardı. yumurtadan çıkalı saatler olan civcivleri sevmeye gittiğim zamanlar sakladığı yerden alıp gösterirdi. oldukça sevimli karelerin art arda sıralanmasına neden oluyor bu anılar. sevimli ve gene de hüzünlü. bu anlardan biri de özellikle gecenin geç bir vakti, boş caddede kendi kendine yanıp sönen sarı trafik ışığı. çöp konteynırından bir anda fırlayıp insanın aklını çıkaran kediler, geceleri grup halinde gezerek yine insanın aklını çıkaran serseri köpekler ve tek tük geçen buğday sarısı taksilerin dışında sokakta kimselerin olmadığı vakitlerde kendi kendine yanıp sönen, ''hazırlan ey ademoğlu, hazırlan. hazreti süleyman... 750 sene yaşamış. altın, mücevher... e dünya ona da kalmamış'' diyen sarı trafik ışıkları... oldukça sinematik, hayli manidar.

3.2.12

lopopo


kendi evim olursa tüm duvarları geyikli, tavus kuşlu duvar kilimiyle kaplamak isterim.

31.1.12

fikr-i sabit



varolmanın dayanılmaz hafifliği'ni önce okuyup sonra izleyeyim, diyorum birkaç senedir. hiç uygun zemin olmadı bu istediğimi gerçekleştirmek adına; fakat işin içine juliette girince kitabı by-pass edebilirim gibime geldi. biricik binoşçuğumun bende saplantı, idefiks, fikr-i sabit haline gelmesi de tehlikeli sonuçlar doğurabilir, surete aşık olmak siyah beyaz bir türk filminde geniş geniş işlenmiş idi, ismi lazım değil. ayrılık girmişti araya, hicrana düşmüşlerdi. gerçi ahval ve şerait tamamen farklı ve ben öğretmenine aşık olmuş bir ilkokul öğrencisi kadar çaresizlik duyuyorum. bir meyhane sarhoşu gibi sırılsıklam bir yalnızlık duyuyorum mevzubahis j&b olduğu vakit. gene de onu bir orta anadolu türküsü kadar seviyorum. o türkülerin içindeki naiflikle seviyorum. ılık bir haziran gecesi insanın burnuna birkaç sokak ötedeki evlerin bahçesinden gelen leylak kokusu kadar seviyorum. 4 numarada oturan sevgi teyzenin yumuşatıcıyı boşalttığı çamaşırlarının gece mahalleye yaydığı koku kadar seviyorum. sadri alışık'ın türkan şoray'a beslediği hislere denk benim hislerim de. yaz meyveleri kadar, taze nohutun en küçük ve en tatlı tanesi kadar mutluluk veriyor bana jb. ve, ve kusursuzluğa olan inancımın ve ondan duyduğum korkunun daha da şiddetlendiği hissediyorum. zeki müren'in narenciye taşıyan kamyonlara arka tampon yazısı olmuş o şarkısında söylediği üzere: ''rüyalarda buluşuruz :(((''

29.1.12

ömrümün gülü

gençlik ateşimi keşke daha hayırlı hadiseler hatrına harcasaymışım. takribi 55 saniyede yazdığım bu ölçülü olmasa dahi uyaklı şiiri lise yıllarından kalan bir husumetin intikamını almak için posta gastesi'nin ''yurdumun şayirleri'' köşesine gönderdi idim. üstelik şiir yayımlanmış da. o arkadaşın arkadaşları gazete görüp ''hacı seni gördük gastede, şiir yollamışın'' tarzında sorup soruşturmuşlar. şanssızlık bu ki gazetenin o nüshasını bulamadım. gönderdiğim günün ertesinde, birkaç hafta gazete bayilerinde o şiir köşesine baktım düzenli olarak. (posta almayı post-ergenlik dönemimde bırakmıştım, internetin her eve girmeye başladığı günlerle birebir örtüşür bu dönem.) gazetede denk gelmeyince umudu kesmiştim; fakat türkiye'nin en çok satan gazetesi kanalıyla necip türk halkı eserimi okuma şerefine erişmiş. senaryom o kadar sağlam ve ağlaktı ki posta gibi gazetenin üçüncü sayfa haberi yapmadığına dua etmeliyim. o işletilen şahıs etmeli. neyse.


boşa yapılan bir sanat yok görüldüğü üzere. insanların gönül yaralarına denk düşen bir anlatım var. sanat için değil, toplum için yapılıyor sanat. romancılığı-öykücülüğü ön plana çıkmış edebiyatçılarımızın şiirlerine bakıyorum, manzara bundan daha parlak değil. ahmet hamdi tanpınar ya da ne bileyim mesela ''küçük iskender'' yazılı olsaydı şiirin altında kim burun kıvırmaya cesaret edebilirdi. kimse. hatta bazılarının ağzının suyu akardı ''güççük isgender ironi yabmış aslında ehehaha:))'' biçiminde. işte hepiniz bu kadar etiket aşığısınız. (aht'ye kötü şair filan demiyorum. taş yağar başımıza hafazanallah.)

polatlı senelerdir il olmak için didinen bir ilçeyken nasıl olur da günlük gazeteye erişimi olmaz? tabii il olamaz polatlı. niye? çünkü okumuyor. polatlılar, demiryollarına sattıkları arazinin parasını ankara'nın muhtelif bölgelerindeki eğlence merkezlerinde slav güzellere yediriyor da ondan. birikim, tasarruf, vizyon namına bir şey yok. ilçemize de şu eseri kazandıralım, ufku yok. işte bir emre var. o da edebiyata, şiire sarmış vaziyette. o da okumaz. okumaz ki. (tüm polatlıların günahına girdik. vebal aldık.)

25.1.12

tekne kazıntısı

bir zamanlar anadolu'da klasörünün içinde filmin ingilizce altyazısı da varmış. öylesine filmin üzerine sürükleyip bir de altyazılı izleyeyim, dedim. oldukça hoşuma gitti böyle izlemek. bir yandan da üzüldüm anadili türkçe olmayanlar adına. o kadar çok şey kaçırıyorlar ki film boyunca. filmin en az yarısı boşa gidiyor çevrilmeyen, çevrilemeyen sözler, ünlemler, sadece orta anadolu insanına has sözler nedeniyle. uzunca bir zamandır da aklımda bir sözlük yazma düşüncesi var. bu öyle türkçe-ingilizce bir sözlük değil. hayır, esasında türkçe-ingilizce bir sözlük; fakat istanbul türkçesi olmayacak. orta anadolu türkçesi olacak. benim bu düşüncemi körükleyen filmde, kurt gibi acıkmış cinayet araştırma ekibinin lavaşla kuzu eti götürdükleri sahnede, köy muhtarının çocuklarını anlattığı sahne..

''bi de güccük gız galdı şindi, dört numara o, cemile. onun dışında da hiçbi şey yok. o da tekne gazıntısı işte, son.''

''and there's number four, the youngest girl, cemile. no one except her. she's the last, an afterthought.''

afterthought kelimesinin anlamı konuşma bittikten sonra edilen laf. kelimenin birebir tercümesi de ''sonradan düşünülen, sonradan yapılan'' zaten. çocuklar için de kullanılıyor, diğer yerlerde de kullanılıyor. ''çatı katı sonradan yapıldı. the attic was built as an afterthought.''

bunları anlatıyor oluşumun nedeni bu kelimenin türkçe karşılığının tam anlamıyla ''tekne kazıntısı'' olması. tekne kazıntısı güzelim dilimizde bildiğiniz üzere bir çiftin uzun süre sonra yaptıkları son çocuk anlamına geliyor. ben mesela bir tekne kazıntısıyım. bu lafın hikayesi de şu. eskiler ekmek yapmak için hamur yoğururlarmış. (-miş'li geçmiş zamanda anlatıyor oluşum çıktığım yumurtayı tanımayacak, beğenmeyecek kadar soysuz olduğum anlamına gelmemeli.) o hamurdan koparıp koparıp ekmek şekli vererek ocakta, tandırda pişirirlermiş. en sonda teknenin, hamur yoğrulan kabın dibinde, kenarında kalan hamur bir ekmek yapmaya yetsin diye teknenin dibinde kalan hamuru parça parça elle kazınırmış. o hamur da pek lezzetli olmaz takdir edersiniz. fırından alınan ekmeğin içinde de çıkar bazen. fırıncı eliyle topak yapmış olur hamur ''israf'' olmasın diye. o an insanın ekmek yiyesi, su içesi gelmez. o hesap.

diyeceğim yaban eller bizim insanımızın esprili ve pratik ifadelerinden mahrumlar. afterthought, sonradan düşünülen ile böylesine hamurun, ekmeğin, fırının, fırıncının kızının dahil olduğu bir arkaplana sahip bir lafın insanlarda karşılık buluş miktarı ister istemez farklı olacaktır; fakat dert değil. kolları sıvadım ingilizce-orta anadolu türkçesi sözlüğü'nü yazmaya koyuldum. şu sıralar ''gadasını almak'' deyiminin ingilizcesi üzerine çalışıyorum. aman ne sözlüğü ya.

20.1.12

vavien






-bi sigara ver la.

roller coaster

dip'ten dik'e, adeta roller coaster'i andıran bir ruh haline sahip olmanın en kestirme yolu kusursuzluk, daha doğru bir deyişle her şeyin kusursuz olmasını istemek kusuru. bu öyle bir kusur ki birbiriyle alakalı ve hatta alakasız olaylardan bir tanesi yolunda gitmediği vakit diğer olaylar da domino etkisine maruz kalır ve zaten diken üstünde olan tüm yapı yerle bir olur. birer sırça köşktür temelinde mükemmeliyetçilik olan binalar. bina inşaatında, mikrodalga fırın üretiminde, ar-ge çalışmalarında, kamyonların fren sistemlerinde mükemmeliyetçiliğin olmazsa olmaz bir koşul olması elbette çok doğaldır; fakat iş, içinde his ve hayal olan beşeri mevzulara geldiği vakit, olaya ''insan'' faktörü girdiği vakit manzara değişir. mükemmeliyetçilik esasına göre en yıkıcı depremlere dahi dayanabilen binalar inşa eden insan, özne kendisi olduğu zaman rüzgarda metrelerce yükseğe çıkan naylon poşetler gibi oradan oraya uçuşur, öylesine savunmasız kalır kanını zehirleyen, huzurunu harman gibi savuran bu illet karşısında.

17.1.12

minor empire


güzel bir fikir, neşeli bir haber, farklı açılardan bakmayı kolaylaştıran yenilikler bana her zaman heyecan verir. tiklenirim, elimi kolumu sokacak yer bulamam, vücuduma tatlı bir uyuşukluk siner. öyle ki kanıma kıvılcım sıçradığı an ekmek su aramam. açlık, susuzluk, uykusuzluk, yorgunluk nedir bilmem. hoş, yorgunluğun %51'inin psikolojik olduğunu seneler evveli belgeleriyle ispat etmişliğim var, boşa konuşmasın michigan üniversitesi'nden profesör bilmem kim. neyse sakinim. son zamanlarda dinlediğim en orijinal gruplardan biri beni böylesine heyecanlandırdı işte: minor empire. kendi kafasına göre yaşayan bir grup küçük asyalı. grubun ismi bu sıfat tamlamasından geliyor desek eksik söylemiş olmayız... kanada'nın, montreal'in bağrından kopan bir grup türk ve ecneci müzisyenin caz esintileri eşliğinde türk halk müziği eserlerini yorumlamaları insana ilk duyduğunda ''ne alaka'' sorusunu sorduruyor; fakat ''bir parça, bir parça, hadi lan bir parça daha'' diye gidildiğinde ortaya evladiyelik bir albümün çıktığını fark ediyorsunuz. yüksek yüksek tepeler, zülüf dökülmüş yüze, keklik dağlarda çağılar, dostum dostum, fırat türküsü gibi türküler yer alıyor second nature adlı bu albümde. grubun ilk albümü üstelik. çöplüğe benzeyen bugünkü türk müziğinde öten bir tavus kuşu bu grup. kendi çöplüğümüzde öten horoz değil, tavus kuşu. o kadar görkemli bir iş çıkarmışlar bence. ''gençlere türk sanat/halk müzüğü sevdürecüük'' diye güzelim eserleri mahveden, kıymetli bestecileri mezarlarında kıvrandıran kolpa şarkıcıların düdüğünün öttüğünü varsayarsak, eserin hak ettiği değeri asla göremeyeceğini peşinen söyleyebiliriz.

keklik dağlarda çağılar'ı ve zülüf dökülmüş yüze'yi nefis çalıp söylemişler. neşet dayı rahatlıkla ruhunu teslim edebilir ezrail'e.

***

türkülerden bu kadar bahsetmişken eklemek isterim ki allah nasip ederse ''sadece dedelerin bildiği maniler'' isimli bir derleme çalışması yapacağım; ama sadece dedelerin bildiği maniler. benim diyen türkologun, edebiyatçının hayatta bilemeyeceği maniler. yolda, durakta, otobüste, bakkal çakkalda ayaküstü ''dede nassın?'' diye sorulduğunda tüm hayatını, gençliğinde kırdığı cevizleri bir solukta anlatan dedelerin bildiği maniler. yemin ederim, sırf bizim mahalledeki dedeleri konuştursam karamazov gardaşlar kalınlığında bir kitap çıkar ortaya. ''beli bükük de donu sökük dedem''

14.1.12

küçük şeyler



dünya üzerinde çok az aile ''lc waikiki ailesi saadeti'' yaşıyor. o aile ki giyim firması yerine pekala diş macunu reklamında da oynayabilir kulaklara varan ağızlarla. dünyadan bu kadar kam almanın sırrını, coca-cola'nın formülünün saklandığı yerde saklıyor olmalılar. kasanın anahtarını da lüks bir yolcu gemisiyle ailece yaptıkları bir gezide adriyatik denizi'nin derinliklerine yollamış olmalılar. yoksa başka bir şeyle açıklanamaz bu kadar kafa rahatlığı. ne yani, insan 14.99 liraya kazak aldı diye bu kadar sevinir mi? hm, hmm, hmmm. zannedersem formül filan fasa fiso. küçük şeylerle mutlu olmakmış esas mesele. saadet, her şeyin aynı anda mükemmel olmasını beklemeden yaşamaktaymış. hmmm. ''gözünü toprak doyursun''

13.1.12

düttürü dünya


kemal sunal'ın en buruk filmi bu düttürü dünya. biraz geç izlemiş olmakla birlikte bu tespiti yapmakta bir beis görmüyorum. mizah mı, kara mizahın kralı var, kemal sunal bu, lütfen. zaten buruklukluk bundan geliyor sanırım. hemen her gün geçtiğim yollardan kemal sunal'ın da geçmiş olduğunu, yayalara yeşil yanmasını beklediğim ışıklarda onun da beklediğini görmek hoş ve, ve mayhoş bir his. ankara'da geçen yapımlar içinde birinci bu film, ikinci de bizim evin halleri bana göre.

gırnatacı, kendi deyişiyle müzisyen, mehmet çankırı caddesi'nde bir pavyonda çalışan bir klarnetçidir. aslında tam çankırı caddesi değil pavyonun yeri. sanıyorum rüzgarlı sokak. mehmet'in karnını doyurması gereken 3 çocuğu ve bir de karısı var elbette. hıdırlıktepe'de oturuyorlar. ankara kalesi'nden bentderesi'ne doğru bakarken karşıdaki tepe. geçinmek bu şartlar altında imkansızdır bu gariban aile için. bizim müzisyen memed (müsaade ederseniz memed diyeyim sevgili okur, daha samimi geliyor bana.) hep kendi bestelediği bir şeye benzemez şarkılarının bir gün patlayıp onu çok zengin edeceği hayaliyle yaşar; fakat kendi de bilir böyle bir şeyin olmayacağını. bu arada kayınbiraderi oturdukları evin sahibidir ve evi müteahhite vermiştir. verilen mühlet dolarken memed de yüksel caddesi metro çıkışı ile karanfil'in kesişim noktasında çakmak işine girer. (şimdilerde orada bir büfe mukim.) çakmaklara gaz doldurur, taş koyar. inşaatlarda amelelik yapar; lakin kaldıramaz bu ağır yükü. kayınbiraderi, devlet dairesinde kapıcılık yapan uyanıklık abidesi kayınbiraderi sayesinde bürokraside dönen çarkları da, herkesin çok da iyi bildiği dolapları görürüz. en sonunda... daha fazla anlatmayayım evet.


detaylı incelendiğinde 80'lerde mapus yatan gençlere, devlete sırtını verenlerin inanılmaz yükselişlerine, bir kişinin sesinden bir şey olmamasına rağmen külli bir haykırışın çok 'ses' getireceğine atıflarda bulunuluyor dönemin koşullarına paralel olarak. 1988 yapımı bir film nihayetinde. dikkatimi çeken bir nokta var. memed, darbukacı arkadaşı rıfatla (cezmi baskın) mercimek çorbası içiyorlar bir çorbacıda. sahne tamamıyla zeki demirkubuz'un masumiyeti'nde bekir ve yusuf'un mercimek çorbası içme sahnesinin aynısı. belirtmeliyim ki zeki demirkubuz bu filmin yardımcı yönetmenlerinden. hoşuma gitti doğrusu. ve müzikler. fena kolpalamamış rahmetli; ama gitarlı bir melodi var film boyu çalan. deminden beri bahsettiğim burukluğun büyük kısmı bu müzikten kaynaklanıyor. tarık öcal'a ait.

velhasıl, rahmetliğin çok güzel filmlerinden biri düttürü dünya. favori kemal sunal filmim olan kapıcılar kralı'nda yanaklarım ağrıyana kadar güldükten sonra birazcık düttürü dünya izleyerek durumu 1-1'e getirebilirim. çok güldük, ağlayalım.

parka gidecekmiş iki gözümün çiçeği



-teyze, insanın kedi olası geliyo valla.