30.11.11

véronique hakkında her şey




fotoğrafların üzerine tıkladığınızda bir kadının ve erkeğin ses anlamında ne kadar uhrevileşebileceklerini öğrenmiş olacaksınız ve bu iki parça, her an yağmur yağması muhtemel kapalı havalarda yapılan kır gezintilerinde dinlenirse insanı ince hastalığa sevk edebilir ve, ve berlin sokaklarında tek başıma dolaşırken bu parçaları dinlemek uzun zamandır kurduğum tek hayal.

kara kedi



geceleri çöp tenekesinin yanından geçerken birden dışarı fırlayarak insanın yüreğini ağzına getiren tekirler bir tarafa, yolda bir kara kedi bulsam sütle, mamayla, etle, et suyuyla kandırıp alacağım kucağıma ve objektifin karşısına geçeceğim.

29.11.11

efkarlıyım abiler



kalbi ekseriyetle kırık ve dahi hayat dolu, deli dolu gönlübol arif, içten pazarlıklı kalbi buz kesmiş görünmesine rağmen merhamet tohumlarının uygun yer ve zamanda filizlendiği fabrikatör necmettinzade rüknettin ve sıradan-günahsız insanların arasına sızarak onların duru hayatlarını kaleme alan fatoş meral soydan'ın düğümü üç dakikada çözülen hikayesi. yeşilçam'da onlarca kez işlenmiş bir senaryoya sahip film; fakat sadri alışık'ın 92 dakikalık performansı bir 92 dakika daha olsa kendini izletecek türden.

-ulan, efkar iyi bir şey olsaydı hepsini sana bana bırakırlar mıydı.

28.11.11

iyyakenabüdü ve iyyakenastain


amin...
''orucumu da tutarım, rakımı da içerim'' felsefesinin fikir önderi, sanat güneşi zeki müren din-diyanet mevzularına birazcık daha eğilseymiş, tüm dünyanın kalbini islamiyete ısındırabilirmiş bu naifliği ile. çocukken böyle bir imamı olsaydı bizim caminin, teravihten hiç kaçmazdım internet kafeye gitmek için.

26.11.11

kahır mektubu

uzunluk, mesafe, süre tariflerim değişti. kilometre, metre, yıl, ay, saat, dakika yok artık.

-8 sayfa yazdıydım bi de. orospu ff vermiş. (hayır)
-la bebe diyom ya han duvarları gibi yazdım, asistan kağıt yetiştiremedi. yine de çakmışım mına çakıyım. (evet)

***

+alo hacı kaç dakikaya gelirsin?
-valla trafik var la, yarım saati bulur. (hayır)
-valla trafik var la, sen bi kahır mektubu patlat, ben gelirim. bi şey istiyon mu alıyım bim'den? (evvet!)
+holland caramel waffle al da durduk yerde mideyi bozalım.
-tamam abi, görşürss.
+had.

***

kuzey yarım kürede yılın uzun gecesinden üçüncü cemre'ye kadar geçen süre: türkiye iş bankası kültür yayınları hasan ali yücel klasikler dizisinden nihal yalaza taluy'un enfes türkçesiyle dilimize kazandırdığı karamazov kardeşler'i okuma süresi.

moves like jagger

bugün, sevgili memed dayım ile birlikte fenerbahçe ankara boks okulu'na gittik. mekan ulus, konya sokak'ta. şimdilerde harabe halindeki o alımlı erzurum oteli'nin hemen yakınında. otelin bulunduğu sokağın adı ''susam sokağı'' bu arada. hihi. dayım birkaç aydır düzenli olarak gidiyor kursa, ben de yancı olarak gittim. izleyicilik ve biraz da fotoğraf çekmekti niyetim. salon, köhne bir binanın zemin katında. fenerbahçe'nin şanına yakıştıramadım açıkçası; fakat hoca anladığım kadarıyla bu işe gönül vermiş biri. pek çok yurtiçi ve yurtdışı şampiyon çıkarmış bir yerdeydim tabii. duvardaki fotoğraflar buna işaret ediyordu... dayım yaklaşık 3 saat boyunca moves like jagger eşliğinde 1.5 kiloya yakın ter atarken ben de ikiliye rahat vermedim.

25.11.11

han duvarları


sevimli peltek konuşmasıyla ve cumhuriyet dönemindeki hemen tüm şair ve yazarlarla rakı kadehi tokuşturmuşluğuyla mustafa şerif onaran, gençlik hallerini çok merak ettiğim berrak sesiyle ve ilerlemiş yaşına rağmen güzelliğiyle berin ötenel ve ''bu adam 40 sene önce keldi, şimdi nasıl bu kadar saçı var mehehehe'' tarzı seviyesiz esprilerin malzemesi olan ve okuduğu şiirleri kelimenin tam anlamıyla yaşayan rüştü asyalı...

blogda daha önce birkaç kez bahsettiğim milli kütüphane'nin her ayın son haftasında bir gün düzenlediği şiir dinletilerinin kasım toplantısına katıldım bugün yanımda bir arkadaşla. cermodern'e de ilk defa gitmiş bulundum bu sayede. ankara'nın en karanlık binalarından birinin ardında bu şehrin en ferah mekanı. sırf o ferahlık dahi insanın kafasındaki düşünceleri atmasına yetebilir.

(tam ortamını bulmuşken birkaç dize okumamak olmaz. şehrimizin doymuş; fakat sanata hala aç insanları... kokona kelimesini yersizce de olsa kullanmak mümkün. kullanmayalım ama.)

bu ayki konu, ''şiirimizde gurbet'' idi. halk edebiyatı döneminden günümüze dek çeşitli şairlerimizden okunan şiirler ve mustafa şerif onaran'ın şiir ve şair hakkında anlattığı hoş anektodlarla bir nefes kadar çabuk geçti zaman. gerçi ben sürekli rüştü asyalı'yı izledim ''ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum, büyüdükçe büyüyor gözlerin...'' diye olaya giriş yapmasını (yardırmasını) bekledim umarsızca; fakat konu müsait değildi buna. faruk nafiz çamlıbel'den maraşlı şeyhoğlu satılmış'ın hikayesini, istanbul'dan niğde'ye oradan da kayseri'ye yapılan çetin yolculuğu, üç gün içinde üç mevsimin nasıl değişebildiğini dinledik. çamlıbel'in yattığı odanın duvarına bir zaman önce yazılmış dörtlüğün, şairin duygularını daha da koyulaştırdığını anladık. adam yazmış, dedik. iyi ki böyle insanlar var, dedik. şair, bu şiirini istanbul'dan kayseri lisesi'ne öğretmenliğe giderken yazmış. kendi memleketimin ve orta anadolu'nun işin içine girdiği her şey beni normalden daha fazla etkiler her zaman. bu enfes şiirde de bu etkiyi daha açık şekilde hissettim o atmosferde.

"gönlümü çekse de yârin hayali
aşmaya kudretim yetmez cibali
yolcuyum bir kuru yaprak misali
rüzgârın önüne katılmışım ben"

ve satılmış, çamlıbel'in mevsim değişikliklerini izleyerek tükettiği o yoldan hiç geçmedi...

24.11.11

küskünüm


acımasızca eleştirdiğim her şey günün birinde döner, dolaşır, beni bulur bir şekilde. dilimden çıkan zehir, nasıl olduğunu bilmediğim yollarla kendi kanımı zehirler. şimdiye dek bunu çok tecrübe ettim, ölene kadar da bu devran böyle gider sanırım. (öğrenilmiş çaresizlik deniyor buna zahir.) diğer bir açıdan baktığımızda en büyük aşklar, nefretle başlar sözüyle bağdaşıyor bu durum. hmm, demek ki yalnız değilim bu hususta.

müslüm gürses, ahmet kaya, zeki müren, neşet ertaş... açıkçası bu isimlere önceleri çok önyargılıydım. dinlemek bir yana, dinleyenlerle içten içe alay ediyor idim; ancak özellikle son aylarda bu isimlerle yıldızım, sönmemek üzere barıştı. sadece bu sanatçılarla da değil. birçok yazar hakkında da hükümlerim peşindi. mesela sabahattin ali bu anlattığım konudaki en büyük pişmanlıklarımdan biridir. çift yönlü bir pişmanlık. hem geç fark etmiş olmanın verdiği üzüntü, hem de onun zihninin kıvrımlarının mahsülü olan fikirlerinin açtığı yaralar. evet, okumadığım tek kitabı olan içimizdeki şeytan'ın arkasındaki üç beş cümlelik paragrafı okumak bile göğsümü dararttı birkaç gün evvel.

velhasıl, peşin hüküm vermek kadar sığ bir düşünüş tarzı yok. uğruna bir ömür uğraşılmış bir eseri sırf işimize gelmediği için kestirip atmak, öğretmenlerin o meşhur tabiriyle ''kahvede pişpirik oynayan hasan dayıyla'' aramızda olması gereken farkın ortadan kalkması için gayet yeterli bir neden. çok şeyi kaçırıyor olabiliriz, tembelliğimize yenik düşmüşken.

müslüm baba demişken... müslüm gürses'in son yıllarda, günün şartlarına uydurduğu albümlerini bir kenara koyar ve o 70'li-80'li yıllardaki şarkılarını göz önüne alırsak, ben her müslüm dinleyişimde, mevsim ne olursa olsun, nerede olursam olayım hep aynı atmosferin içine girerim. kendimi hep 90'ların sonunda güneşli bir kış günü, günlerden pazar, ankara/ulus'taymış gibi hissederim. neden bilmiyorum; fakat hep bu sahne gelir aklıma. güneşli ve soğuk bir günde, gençlik parkı'nda gezen, üzerlerinde 90'ların modası oduncu gömlek, timberland, süet dexter olan, hayatın tokatını yemiş, haftasonunu kahverengi efes şişesiyle sevişerek geçiren kahküllü, omuzlarına kadar uzattığı jöleli saçlarından griye çalan kirli su akan, muhtemel ki siteler'de ya da iskitler'de çalışan, vücutlarına tiner kokusu sinmiş 'ankaragüçlü' gençler gelir. doygunluğu en yüksek seviyede olan eski ulus kartpostalları gelir aklıma müslüm dinlerken. tabii bunda 1999'da sanırım, müslüm'ü gençlik parkı'ndaki bir mekanda şarkı söylerken görmüş olmam da etkili olabilir. ve bugün, eskilerde kalmış olsa da müslüm dinlerken kendini jiletleyen, kolunda sigara söndüren o bahsettiğim gençleri biraz anlayabiliyorum sanırım. tasvip etmiyorum; ama nedenlerini anlıyorum. evet.

22.11.11

bolşevik



jülyet ile bolşevik hareketlere girmeden, sadece oturup karşılıklı kahve içmek (kuşburnu, kivi aromalı oralet dahi olur) insanın hayata bakış açısını 120 ila 180 derece arasında değiştirmesine neden olabilir. tabii geçiyor yıllar, onun o şiir gibi elleri de çilleniyor, kırışıyor, buruşuyor, pörsüyor; ama fotoğrafına bakmak bile bu denli heyecan vericiyse bu 92-93 senelerindeki haliyle yolda, asansörde, herhangi bir yerde karşılaşmak nasıl olurdu kim bilir.

20.11.11

soğuk bir berlin gecesi



istiklal caddesi üzerindeki evkaf apartmanı, yahut daha bilinir bir tarifle küçük tiyatro'nun bulunduğu o tarihi bina oldum olası cezbetmiştir beni. her geçişimde, özellikle de geceleri otobüs yolcu indirip-bindirirken yüzlerce kez gördüğüm apartmanı tekrar ve tekrar, ilk defa görüyormuşçasına heyecanla izlerim. ankara'nın en sevdiğim üç beş mekanından biridir velhasıl, orhan veli boşuna ikamet etmemiş bir dönemler orada...

soğuk bir ankara gecesi, yapacak çok daha iyi bir fikrimin olmamasından (ya da yapacak en güzel fikrin bu olmasından) uzun zamandır görmek istediğim soğuk bir berlin gecesi oyununa gittim. geçen yıldan içimde uhde idi; fakat oyunun bu sene de devam etmesi hakikaten güzel olmuş. binanın içine girdiğimde içimi, nasıl ifade etsem, huzur ve huzursuzluk karışımı bir duygu kapladı. her ikisinden de var; ancak hiçbiri diğerine ağır basmıyor.

berlin'de fotoğrafçılık eğitimi almış ve sergi hazırlığı yapan türk tarık ve onun alman sevgilisi katherine'nin kırmızı duvarlı mütevazi evlerine konuk oluyoruz iki buçuk saatliğine. başlarda ilişkileri gayet olağan şekillerde ilerliyor. akşama kadar çalışmalar, eve yorgun dönüşler, günün özeti ve kapanış, belki yatmadan evvel gece sporu. evet, bu seyirde ilerlerken ilişki, bir gün katherine üniversiteden bir hocasıyla karşılaşıyor ve ne oluyorsa bu karşılaşmadan sonra oluyor... tarık'ın damarlarında halihazırda fazlasıyla bulunan kompleksler, kıskançlıklar, takıntılar, yabancılıklar ve aşk köpürmeye başlıyor. tıpkı masumiyet'in bekir'i gibi, tarık'ın bu hastalıklı sevgisi çevresindeki herkesi derinden, çok derinden etkiliyor... sanatçı olduğu için belki de, gurbette yabancı düşmanlığını asgari düzeyde tecrübe eden tarık'ın, alman kanalizasyon sisteminin göçmemesini sağlayan göçmenlerin toplumdaki yeri hakkında etrafındaki hodbin insanlara yönelttiği sorular, şu sıralar gündemi meşgul eden avrupa'da yaşayan türklerin sorunlarıyla birebir örtüşüyor...

sahne düzeni, renkler, evin tavanına asılmış kuş kafesi içindeki balıklar ve özellikle müzikler insanın ruhunu besler nitelikte. oyunda kullanılan müziklerin hemen hepsi mp3 çalarımda olduğu için oyun çıkışında küçük tiyatro'dan şinasi sahnesi'ne dek hepsini teker teker dinlemek... fenaydı. daha fenası ise başroldeki tarık idi. olcay kavuzlu. kendisini ankara menşeili dizilerden ve sesiyle tanıyordum. meğerse oyunculuğu da sesi kadar dört dörtlükmüş. soğuk bir berlin gecesi'ni izlemek, soğuk bir ankara gecesinde yapılabilecek en güzel şeylerden biri. dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.

bir ay sonra gelen not: birkaç gün evvel bu oyunu tekrar izledim. saat 20.05'te ulaşabildiğim için salona alınmadım haliyle. balkonda izlemek zorunda kaldım oyunu ki iyi ki de böyle olmuş. küçük tiyatro enfes bir atmosfere ve akustiğe sahip olmasına karşın eğimi az bir sahne. en arkadan izlerken öndekilerin kafaları sorun olabiliyor; fakat balkonda bu sorun biraz daha az hissediliyor. ana salonda en arkadan izlemek yerine balkonda en önde ve ortada bir noktada izlemek çok daha mantıklı. balkon diye çekinmemek lazımmış.


***

oyunda kullanılan müziklerden bazıları

zbigniew preisner - the end
zbigniew preisner - nymphea
zbigniew preisner - perte
gotan project - queremos paz
anouar brahem trio - leila au pays du carrousel
armand amar - kadish

16.11.11

kayseri ağzı

birçok kişi için pek bir şey ifade etmeyebilir aşağıdaki kelimeler; fakat orta anadolu'da, özellikle de kayseri'de halk arasında sıkça kullanılan bu kelimeleri derlemeyi kendime görev bildim. zira çocukluğumdan beri ailemden sıkça duyduğum şeyler bunlar. unutulmasın efendim. 

kalleplemek: baştan savma iş yapmak. mesela temel reis'in yeri süpürdükten sonra çıkan zibili çöpe atmak yerine halının altına tepiştirmesi tam bir kalleplemek örneği. 

cıncık: cam parçası (aynı zamanda bayram şekerlerine de cama benzedikleri için cıncık şeker (somuruk şeker) denir.)

cücük: civciv (civcive aynı zamanda "civci" dendiği de yaygın olarak görülür.)

alağaz: boş konuşan, geveze (alağız iken alağaz biçimine dönüşmüş gibi görünüyor.)

batman: eski ölçü birimlerinden biri. 8 kilo kadardır. kayseri'de kavun karpuzun kilosunun ne kadar olduğu sorulmaz satıcılara. "batmanı na'adar yiğenim?" denir.

yumuş buyurmak/yumuş tutmak: dedeniz sizi tükkana cağara almaya gönderir. yumuş buyurur yani. siz de goparak tükkandan cağarayı alır gelirseniz yumuş tutmuş olursunuz. paranın üstüne konma ihtimaliniz bulunmaktadır.

patlak: bidon. evet bidon demek. örnek kullanım: "fatma bodurumda 5 kiloğluk yağ patlağı var, onu getir de içine doldurak, gop!" (burada 'gop' efektinin 'koş' anlamına geldiğini belirtelim. sizin anladığınız anlamda "koptum yhaa" gibi bir anlama gelmiyor, "hızlı hareket et" anlamında.

çavsık: "çavsık çavsık kokmak" biçiminde, yani zarf olarak kullanılır. çavsık koku neye benzer derseniz, çürük balık kokusunu ya da pastırma yedikten sonra terin ve idrarın kokusunu örnek verebilirim.

marilleşmek: duygulanmak, hüzünlü bir tablo karşısında burnun kızarıp seğirmesiyle ağlama moduna geçmek. ya da bir çocuk babasını uzun bir aranın ardından gördüğünde utanır, babasını kaçamak bakışlarla izler; baba gelip evladına sarıldığında çocuğun kendini ağlamamak için zor tutması durumundaki halet-i ruhiyeyi de tarif eder. (doğrusu annem sürekli kullanır bu lafı; ama internet ortamında böyle bir harf kombinasyonu hiç bir araya gelmemiş.)

gamgayla kaşınmak: gamga odun parçası demekmiş; ama zannediyorum ki kıymıklı odun anlamına geliyor. yani elinizle tuttuğunuz vakit, elinize batıyor ısırgan otu gibi. şimdi bu deyim, çok zor hayat şartları altında yaşayanlar için kullanılır. misal: "anam, gitmiş şukrü'den para istemiş, şukrü'nün neyi var gııı. bir mayış, sekiz baş horanta. gamgaynan gaşınıyor oğlan, şukrü niitsin?"

dembesek: şaşkın, sersem, beceriksiz anlamına gelir. dembeseağ şeklinde telaffuz edilir.

haleşek kovmak: çok gürültü çıkarmak, yaramazlık yapmak anlamına gelir. evin içinde yakalamaca, kovalamaca oynarsanız haleşek kovmuş olursunuz. haleşek nedir, bilemiyorum.

fıstığın hacı ahmet: ''senin işin de iş hani'' lafına ikame eder. yani mesela; dışarıda kar var, boran var, yağmur var, çamur var. sen de evde gürül gürül yanan sobanın yanında mis gibi bembeyaz yastık, çarşaf, yorgan üçlüsünde keyif yapıyorsun. işte öyle bir durumda senin bu halini tanımlamak için ''fıstığın hacı ahmet'' denir. (kesin bir hikayesi vardır, orasını bilmiyorum lakin.)

gıcılamak: sinirlenilen insanın üzerine hücum etmek, karşıdakine zarar vermek için ileri atılmak.

toklamaktoklu ile alakası var mı bilmiyorum; ama orta anadolu'da aşırı ot/saman/arpa yiyip çatlama noktasına gelen hayvanlar için kullanılır. tokladığı anlaşılan hayvan hemen kesilir. zira hazımsızlıktan ölmesi an meselesidir. hayvan bu yüzden kesilir ki murdar olmasın, eti yenebilsin. yoksa yapılacak tek şey, ölen hayvanı (genelde koyunlar toklar) köyden uzak bir araziye götürüp köyün köpeklerine dolaylı yoldan ziyafet çekmektir.

***
bu kelimeler bir anlam ifade etmiyorsa sizi şöyle alalım...

15.11.11

keleşoğlan





dedim ben, dedim ya. söyledim.

13.11.11

A

ailesini arkada bıraktığından beri ardından ayrılmayan acabalarıyla, ankara'nın acımasız ayazında aylak aylak dolanıyor, açlığını azıcık da olsa dindirmek için son parasıyla aldığı ayçöreğini ağır ağır çiğniyor, akranlarıyla arasındaki adaletsizliği gördükçe bir ah daha armağan ediyordu allah'a.

B

beyefendiliğiyle bilinen babası, bazen bakkalı bacanağına bırakıp bozkırın bağrındaki badem ağaçlarıyla çevrili bahçesinde bedeninin elektriğini boşaltır ve içten içe böbrek taşının düşmesini bekler, beli bükülmeyecek biçimde yorgunluk baş gösterdiğinde midesine bir güzel bayram ettirirdi baharatla terbiye edilmiş balığının yanında burgaz rakıdan büyük yudumlar alarak.

C

cuma namazının ardından, cebeci/cemal gürsel caddesi'nin üzerine gerdiği ipe çıkan cambaz, cehaletin kader arkadaşı cesaretle ceketinin cebindeki cevizleri, aşağıda onu caydırmak için caz yapan cemaatin ve cankurtaran azalarının üzerine fırlatıyor ve reisicumhur gelmezse kendini cumburlop aşağı atmak cinsinden cızırtılar çıkarıyordu.

Ç

çelik gibi sinirlerine ve çılgınca çabalamasına rağmen çuvallamaktan kurtulamayan çehresi çıbanlı ve çekik gözlü çelimsiz çoban, çubuğunu çalı çırpıya yaklaştırarak çaydanlığın altını çabucak yaktı.

12.11.11

D

denizin derinliklerine doğru daldıkça duygularının daha da demlendiğini, düşüncelerindeki dumanın dağılıp dalgaların durulduğunu duyumsuyor ve bu dalışın ardından, dingin devics melodilerinin duvarlarını yaladığı odasında, daha dün dokunanın derisine diken bulaştıran düşlerini disipline etmek için onları düzenli fırçalamanın öneminden dem vuruyordu değer verdiği dostlarına dengesiz davranışlarıyla tanınan drmsbyrm.

11.11.11

E

emeğinin karşılığını eksik alan bu edilgen enayi erkekler sayesinde epeyi bir vakit karnımız ekmek görecek, diye seviniyordu esrar saran esmer eyyamcı.

F

fihristindeki en fingirdek ve fütursuz fahişenin numarasını çevirmek, kafasının içinde fena fikirlerin filizlenmesine yeterliydi.

G

gurbetteki gencecik gebe gelin, gafletinden düştüğü bu gaddar ailede gecelerin gündüze erişmeyeceğini, güneşin kendini asla göstermeyeceğini görerek gönlündekileri gözden geçirmişti.