20.6.10

samsa



morrissey de üzülüyor
thom yorke da üzülüyor
michael akerfeldt de üzülüyor
ben de üzülüyorum; fakat?

17.6.10

wireless

kablosuz internetle film, şarkı vs. indirirken kaynaktan bilgisayarımıza inen dosyalar vücudumuza temas etmiyor mu? internet dalgaları karaciğerimize, dalağımıza, kalın bağırsaklarımıza, saç köklerimize, örs/çekiç/üzengimize temas etmiyor mu? evdeki eşyalara; perdelere, sandalyelere, yastıklara; yemeklere sinmiyor mu diskografiler, blu-ray filmler?


jay-jay johanson'un benim yemek borumda ne işi var?
jack nicholson'un benim elmacık kemiğimin iliklerinde ne işi var?
john locke'un, jack shephard'in; jacob'un benim mide asidimde ne işi var?

13.5.10

unutulmayacak sahneler


• lock, stock and two smoking barrels - guy ritchie (1998)

bir saniye bile üçkağıdın, hile-hurdanın durmadığı; ingiliz kara mizahına doyuran ve, evet ve ocean's serisini andırsa dahi onu ezip geçebilecek bu güzide filmin son sahnesi. o kadar tuhaf şey oluyor ki hangisini unutasın? ya da hangisini bir adım öne çıkarasın?



• one flew over the cuckoo's nest - milos folman (1975)

aslında hiç de psikolojik bir sorunu olmayan 'kafa' karakter r. p. mcmurphy, hem tımarhaneden kaçmak hem de bahislerden üç-beş kuruş kazanmak için yerinden oynatılması imkansız? musluk mermerini kaldırmaya çalışırken... cek nikılsın. cenazemi cek nikılsın.

''en azından denedim.''



vavien - taylan biraderler (2010)

uzuuunca bir zamandır böylesine mutluluk verici bir 'kara film' izlemedim. her ne kadar sinemalarda recep ivedik vesairelerin %1'i kadar izlenmiş olsa da, çok izlenmek kalite kıstası değil. ki settar tanrıöğen'in oyunculukta doğallığın tepe noktasına ulaşıyor, o sahnelerden biri: celal'in (yani engin günaydın) karısı sevilay'a (binnur kaya) ''it gibi'' davranmasına içerleyen dul cemal'in neşet ertaş'la dertleştiği sahne.



taxi driver - michael scorsese (1967)

geceleri uyuyamadığı için taksi şoförlüğü yapan vietnam artığı ''çatlak'' travis, aynanın karşısında çıngar çıkarma provası yaparken: ''you talkin' to me???''




mayıs sıkıntısı - nuri bilge ceylan (1997)

annesine müzik çalan saat aldırabilmek için sorumluluk taşımayı bilmelidir 7 yaşındaki küçük ali. 40 gün boyunca cebindeki yumurtayı kırmadan taşıyabilirse ödülü hak edecektir; ne var ki komşuya gönderilmek üzere ali'ye teslim edilen bir sepet domatesten bir adedi yere düşüp de ali onu almak için eğilene dek...




masumiyet - zeki demirkubuz (1997)

suça aşık bir adam, adama aşık bir kadın, kadına aşık başka bir adam. tam tamına 8 dakika süren, kesintisiz bir tirad. sevdiği kadının, ya da kim bilir alın yazısının, peşinde türkiye'de gezilmedik şehir bırakmayan bekir'in öyküsü. ben böyle bir şey görmedim.




leon - luc besson (1994)

pek sağlam pabuç olmayan komiser stansfield, psikopat (ve bir o kadar da çocuksu) kahramanımız leon'u yakalamak amacıyla binaya 100 küsür polisin girmesi için yardımcısına emir verirken... ama ne emir: eeeeevvvvveeeerrryyyyoooonnneeee!!!


oldboy - chan-wook park (2003)

özür dilemek amacıyla, geç yakalanan saadetin bozulmaması amacıyla vücudun belki de en hayati uzuvlarından biri havuç keser gibi kesilirken...


dancer in the dark - lars von trier (2000)

kuru bir iftira sonucu yağlı urgana mahkum edilen selma, gözleri görmeyen selma, idamı esnasında gözlerinin kapatılmasına karşı koyarken: i've seen it all.




you talkin' to me?
you talkin' to me?
you talkin' to me???

12.5.10

empeüç

şu dünyada en çok keyif aldığım şey, müzik. bunu tereddüt etmeden diyebilirim evet.
çünkü (sinema ve edebiyat da bu genellemeye son derece uyan lezzetler tabii) 10 metrekarelik kapalı bir kutunun içinde, kişiyi hiç görmediği yeni ülkelere (hatta belki yeni gezegenlere) götürebilme kabiliyetine sahip.
çünkü müzik, tıpkı ağlamak&gülmek gibi bir kavme, inanca, zümreye, sosyal sınıfa ait değil. dünya üzerindeki 7 milyar insanın anlayabildiği yegane lisan.
çünkü müzik, ya-pı-la-maz denen şeyleri birer birer yapan insanoğlunun (bana göre elbette) ilişemeyeceği tek mefhum olan zaman ile lastik gibi oynayabilen apaçık bir nimet. (siz hiç düşünmez misiniz?)
çünkü müzik, yerine göre hayata tuz/şeker/limon suyu/tarçın/isot/nar ekşisi lezzeti katan bir hadise.

işte bu yüzden müziksiz ya-pı-la-maz. en azından benim için bu böyle.

şimdi işin teorik (ve edebiyat:/) kısmından pratik kısmına geçer isek;

last.fm hakikaten eşsiz bir hazine. dünya üzerindeki binlerce kişinin/grubun şarkılarının dinlenebildiği (aylık 3 euro), aranan gruba/kişiye benzer nitelikte müzik yapan kişileri/grupları göstererek dediğim o türlü lezzetleri tatmaya davet eden bir site.


evet last.fm'de turnayı gözünden vuruyoruz (ya da öyle bir şey)
sonra bakalım grup neymiş, neciymiş diye ekşi sözlük camiasını yokluyoruz. gerçi burada ya uçurulur ya da vurdukça vurulur; ama gene de grup hakkında fikir edinmek adına çok mühim bir adres; şahsi gogul'um -_-


veeee torrent dünyası. e o kadar cefa çektik; nasıl dinleyeceğiz? fizy gibi, youtube gibi, grooveshark gibi adresler sayesinde uğraşmadan dinleyebiliriz; fakat indirmek için torrent siteler ve senelerdir beklediğim mesih olan (vpleer.ru) ile şarkıları, albümleri istediğimiz kalitede indirebiliriz; 128 kbps, 320 kbps, flac vs...


ve şarkılarımız hazır. şimdi hepsini teker teker dinliyoruz; kabak tadı verenlere yol vererek elbet.

***

beach house, yaklaşık bir senedir bildiğim amerikalı bir indie grup. ama hakikaten enfes şeyler yapıyorlarmış, bunca zaman es geçmişim kendilerini.

***

işte böyle.
hayat zor, pahalı; ancak bazı şeyler bedava, başta umut olmak üzere.

beach house - gila

2.5.10

kafabindünya

...kafabindünya...

gene önyargıyla yaklaşıp da gafil avlandığım bir grup kafabindünya. kendi deyimleriyle onlar sevimli bir post-rock grubu değil, deneysel tavırlı bir istanbul grubu. beni o kadar da alakadar etmiyor ne oldukları, neci oldukları. myspace sayfasında dinlediğim parçaları hiç de sırıtmıyordu 'baba' grupların parçaları yanında. adamların albümleri yok. myspace sayfasındakilerle yetindiriyorlar ki zor zekat indirmeyi başardım parçalarını. müzik ânı anlamlandıran, saniyelerin süresini uzatmaya muktedir olan, yıllar kadar uzun gelen saniyelerin de daha çabuk akmasını sağlayabilen yegane nimet de ondan. müzik yaratan'ın varlığının en büyük delillerinden de ondan. bana ''her şeyin bir ilk sahibi olduğuna iman etmişsin, peki ama bunu neyle kanıtlayacaksın?'' diye sorsalar aklıma gelecek ilk şey ''müzik'' olacaktır. neden, nasıl, niçin; bilmiyorum.

29.4.10

korkuyu beklerken

"...yalnızlık, hafızayı zayıflatıyordu. elbette! kimseyle konuşmuyordum ki. sonunda, bakkal çırağıyla konuştuklarım dışında her şeyi unutacaktım. konuşmalıydım, bağırmalıydım, öğrenmeliydim. mektupla doktora yapmalıydım; mektupla doçent, mektupla profesör olmalıydım. resim bilgimi, genel kültürümü mektupla ilerletmeliydim. mektupla bir üniversiteye öğretim üyesi olmalıydım; belki bir süre sonra da mektupla üniversitede ders vermeye başlamalıydım. her şeyden önce konuşmalıydım. ayağa kalktım. hemen başlamalıydım, bir şeyler söylemeliydim. konuşmayı unutmak üzereydim. kendimi anlatmalıydım. kendimi göstermeliydim..."

27.4.10

eits




explosions in the sky...

her ânın müziğini yapan grup. her ânın, her anının...
yaptıkları parçalar, sayısız kopma-patlama (explosion) noktası içerse de -deyim yerindeyse dolup dolup boşalsa da- yatağa girip kulaklığı takınca saatlerce ninni vazifesi görebiliyor. saatlerce beyni laçkaya çeviren işlerden sonra, birkaç parçası dinlenince insanı sarsıp kendine getirebilecek kudrete de sahip tabii aynı zamanda bu parçalar. ve gene şahsi olarak açık havalarda dinlendiğinde daha tesirli olduğunu tecrübe ettim-ediyorum-edeceğim.

dağ başı?
göl/deniz/okyanus ortası?
yemyeşil bir kır?
boz bir harman?
yağmur/dolu/kar?
rüzgar/fırtına/kasırga?
gündoğumu/günbatımı/dolunay/hilal?
havai fişek gösterisi?

gökyüzünde manasızca uçan bir poşeti ya da kırmızı balonu izlerken dinlemek gerekiyor bana kalırsa. ya da bilmiyorum, en azından ben açık havada daha çok randıman alıyorum. gerçi her ne kadar 'the earth is not a cold dead place' albümü uyku müziğim olsa da.

ve bir itirafta bulunarak şöyle diyeyim, abartısız, son bir senedir başıma gelen güzel şey explosions in the sky...
e çok-çok daha güzeli var; ama. ya ben.

22.3.10

sinema sinema

"boş vaktim oldukça sinemaya giderim. yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, cismimin değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. karanlık, ölümün bir parçasıdır. onun için dinlendiricidir. büyük dinlenme, bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?
sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde bir deste devedikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk saflığını ve kolayca aldanış kabiliyetini koymasıdır. rüya âlemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak kişilerin tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy biniciliklerinden veya olağanüstü hırsızlık olaylarından başka türlü tat almak mümkün olur muydu? insan saflığıyla beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz yazarın işidir. resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve sağduyusunu, şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, üzüntüden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir.
sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın sevimli bir sığınağıdır. her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. ben, en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına borçluyum."

ahmet haşim

*****

"hayal etmek belki de yaşamın en önemli unsuru. hatta görmekten bile önemli. ‘hayal etmek’ ve ‘görmek’ arasında tercih yapmak zorunda kalsaydım, hiç kuşkusuz hayal etmeyi seçerdim. hayal gücü ve düşlerin, körlüğü daha katlanılabilir bir hale getirdiğine inanıyorum. hayaller olmadan yaşamak zor olurdu. öyleyse varolsun hayaller! insanın hayallerine erişmenin bir yolu olan sinema, işte kesinlikle bu nedenden dolayı takdiri hakeder... kameranın ardında olanların çok daha olağanüstü, çok daha gerçek ve yaşama çok daha yakın olduğunu düşünüyorum."

abbas kiyarüstemi

*****

''hayallerde yaşıyor bazı ibnkfdkjkf''

drmsbyrm

18.3.10

L'arrivée d'un train à La Ciotat (Trenin Gara Girişi)

dünyanın ilk filmi!

lumiere kardeşlerin ve tarihin ilk filmi olan 1895 tarihli trenin gara girişi ya da trenin gara varışı ilk kez paris'te bir kafede gösterilmiş. esasında 49 saniyelik bu görüntüye ''film'' denmesinin tek nedeni günümüzdeki gibi para karşılığında, toplu gösterimle perdeye yansıtılmasıymış. paris'teki ve istanbul'daki gösterimlerde insanlar ''geri üstümüze geliyooor, canını seven kaçsııııınnn!'' diyerek kaçışmışlar. sinematografı keşferederek bilinçsiz de olsa yeni bir sanat icat eden lumiere kardeşlere ''buradan kucak dolusu'' sevgiler.



höh.

17.3.10

Ondskan (Şeytana Karşı)



erik, uyumsuz bir gençtir ve okuduğu okuldan atılır. ailesi (daha ziyade annesi. üvey babasından da çok çekiyor, bir yere kadar elbet), geleceğinin tamamen kararmaması için onu yatılı bir okula gönderir, son sınıfı da okuyup üniversiteye kapak atabilsin diye. ancak gittiği yatılı okulda, stjarnsberg, erik'in karakterine aykırı birtakım kurallar işlemektedir. okulun öğrenci konseyi, deyim yerindeyse estirmektedir. e bu kurallar erik'e sökmesin ki film olsun. erik, okuldan bu kez de atılırsa her şeyin biteceğini bildiğinden punduna getirerek yapar, ne yaparsa.


mor ve ötesi'nin solisti harun tekin'in stockholm şubesinin başrolde oynadığı ondskan, esasında ''güçlünün güçsüzü ezmesi, fakat bir gün ezilenlerin hakkını savunmaya gelen bir kahraman'ın tüm hesapları altüst etmesi'' gibi çok klasik konulu bir film. kaybedecek bir şeyi olmayan adamın nelere kadir olduğu, anneye verilen sözün nelere kadir olduğu, devrecilik, iskandinav insanının memleketleri misali soğuklukları, yasak aşk vs. vs. vs.

konu, aslında amerikan filmlerinde bolca işlense de roman uyarlaması olan ondskan 108 dakika boyunca sıkılmadan izlenebilecek bir film. ''sağda solda bi kavga çıksa da dalsak, biraz ter atsak'' dedirtiyor. dedirten hadise.

''benim adım tatar ramazan! ben bu oyunu bozarım!''

16.3.10

La Teta Asustada (Acı Süt)



çoook uzaklardan bir hikaye, peru'dan.

lima'nın varoşlarında yaşayan acı çekmiş bir annenin, daha ziyade acı çekmeye devam eden kızının hikayesi. ülkedeki terör olaylarının yoğun olduğu dönemde dünyaya gelen fausta, annesinden emdiği süt sebebiyle ondaki korkuları, acıları bünyesine katmış genç bir kızdır. ana-kız dertlerini, tasalarını doğaçlama olarak söyledikleri şarkılarla bir nebze olsun hafifletmektedirler. fausta ise annesinin şarkılarından, sütünden dolayı iliklerine işlemiş korkudan ötürü gayri hijyenik bir yöntemle namusunu korumaya çalışmaktadır. (daha fazla anlatmıyorum patates kızartması ve türevlerinden bir müddet uzak durma ihtimaliniz var, filmi izlerseniz şayet.)


peru varoşları, çiçekler, piyanolar, düğünler, ölümler, patatesler, patates çiçeği!; gelir adaletsizliği, ölümle yaşam arasındaki o kopmaz çelik halatlarla kurulu bağ, kadının peru'da da olsa afganistan'da da olsa çektiğinin hep aynı olması üzerine olan 2009 yapımı aslan ayılı bu film, izleyene bazı orijinal sahneleriyle artı olarak geri dönüyor, izlemeyenin ise pek bir zararı yok. ama değişik bir tat tabi.

15.3.10

Le Ballon Rouge (Kırmızı Balon)



kırmızı balon... 'çocukluğunla ilgili aklına gelen en güzel şey nedir?' diye sorsalar dayımın gül çıtalarından yaptığı uçurtma ve kırmızı balonlar derim düşünmeden. çocukluğun getirdiği tükenmez enerji, menfaat beklemeden kurulan arkadaşlıklar, annenin daha rahat yesin diye ikiye, dörde bölerek verdiği yeşil elmayı çevredeki çocuklarla paylaşmak, sonra hep beraber aynı topun peşinden koşmak kadar çocuksu ve insani bir şeydir kırmızı balon.


işte bu '56 yapımı kısa filmde de kişinin ancak çocukluğunda tadabileceği o duyguyu anlatmaya çalışmış yönetmen; gerek o balonları gibi hayalleri de rengarenk çocuklara, gerek renk skalası beyaz-gri-siyah arasında seyreden, içindeki şarkı çoktaaan bitmiş büyüklere.

parisli küçük pascal, bir gün üzerinde gri pijaması, elinde çantası ile okula giderken sokak lambasına sıkışmış bir kırmızı balon bulur; ancak görünüşe göre balon yalnızca balon değildir...

13.3.10

Lorenzo's Oil (Lorenzo'nun Yağı)



çarpıcı.

odone ailesi mutlu mesut yaşayan bir ailedir. bu ailenin tek evladı olan 7 yaşındaki lorenzo babası italyan, annesi amerikan olduğu için birçok dili konuşabilen son derece zeki bir çocuktur. ta ki çok nadir görülen genetik bir hastalık olan ald'ye yakalana dek. bu hastalık gittikçe onun işitme, görme, hareket etme, yutkunma yetilerini zayıflatmaktadır. anne ve baba her şeyden vazgeçip, kendilerinden geçip oğullarını kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya başlarlar. tıp eğitimi almamasına rağmen baba, dünya bankası'ndaki işinden artakalan zamanlarda kütüphaneye kapanarak tıp makaleleri okur, okur, okur. ve sonunda ''en fazla 2 yıl yaşar'' denen oğlunu öngörülenden 22 sene fazla yaşatmayı başaracak, oğlunun beynine zarar veren kandaki zararlı yağ asitlerini yok edecek karışımı bulur...




tamamen gerçek olan hikayede, ebeveynlerin söz konusu ''evlat'' olunca kendilerinden nasıl da kolay geçebildiklerini bir kere daha görüyoruz. karı-koca lorenzo'yu yaşatmak adına onun bakımını senelerce evde yapıyorlar, onun yatağının başından ayrılmıyorlar. ki gerçek lorenzo haziran 2008'de, doğumgününden bir gün sonra, 30 yaşında ölüyor.

hep aynı şeyi söyledim; fakat bu bir ''mücadele'' filmi olduğu kadar ''kendini başka birine adamak'' filmi aynı zamanda. ''başka biri için bu kadar mücadele eder miyim, başka birini yaşatmak için yaşar mıyım'' bilmiyorum; ancak bunları benim için yapacak iki kişinin şu anda yan odada uyuduklarını bilmek...

izleyin. ya da izlemeyin. ı ıh izlemeyin. crna macka beli macor izleyin.

12.3.10

Dekalog 5



dekalog, kieslowski'nin polonya televizyonu için çektiği ve hareket noktası yahudilikteki 10 emir olan orta metrajlı 10 filmden oluşan bir seri. bu seriye başlamak, kendime yaptığım en büyük kötülüklerden biri olacak. bunu seneler sonra daha iyi anlayacağımı izlediğim ilk bölümde anladım.

-öldürmeyeceksin.

''short film about killing/thou shalt not kill'' adıyla da bilinen dekalog 5 jacek ismindeki genç bir adamın, suç işlemeyi aklına kazımış yalnız, yitik genç bir adamın insani değerlerden nasibini fazla alamamış bir taksi şoförünü, hiç tanımadığı bir taksi şoförünü, öldürmesini ve bir şekilde adaletin tecelli? edişini (ikinci bir cinayeti?) anlatır.


yönetmenin üç renk üçlemesine aslında yeni bir renk daha eklenmeli; üç renk: yeşil
kullanılan filtre ve ışığın ustaca kullanılması sonucu şahsen izlerken 'keşke 1980'lerde, herhangi bir doğu avrupa ülkesinde yaşasaydım' demekten kendimi alamadım. görsel olarak doyurmaktan öte bir haz veren film, bazı rivayetlere göre en uzun cinayet sahnesini içeriyormuş ki film başlarken aldığınız nefesi 'ending credits' gözükene dek veremiyorsunuz. insanın yakasına öyle yapışıyor.

filmin görüntüsünde kaldığımı itiraf etmeliyim, vermek istediği mesajları kavramak için bayağı bi fırın ekmek yemem gerek gibi görünüyor.

-öldürmeyeceksin.

Le Voyage du Ballon Rouge (Kırmızı Balonun Yolculuğu)



sinema dergisinin 2009 sayılarından birinde ''2008'in en iyi 60 filmi'' diye bir yazıda gördüm bu filmi. yönetmen: bik bik bik, oyuncular: juliette binoche, vik vik vik... tamam! dedim. hemen listeme aldım ve.

suzanne kocasından boşanmış, kukla oyunları düzenleyen ve seslendirme işi yapan, 7 yaşındaki oğlu simon ile kutu gibi bir evde yaşayan çok telaşlı, pasaklı, inişli çıkışlı bir kadındır. işlerinin yoğunluğundan dolayı oğluna bir dadı gerekmektedir, bu iş için de ona pekin'den paris'e sinema eğitimi almaya gelen song yardım edecektir.


nevrotik suzanne, yalnız simon ve hayatı gayet sakin yaşayan song arasında geçen ve son derece sıradan ve gündelik olayları; kadın başına çocuk büyütmenin zorluğunu, başka bir kültür içinde tutunmayı; film boyunca paris semalarını manasızca? dolaşan kırmızı balon gibi tutunamamayı anlatan kırmızı balonun yolculuğu ağızda hoş bir tat bırakabilecek filmlerden; şayet ''bu ne kadar yavaş film lan, hiç olay yok, aksiyon yok'' diye izlemekten vazgeçmezseniz.