8.11.11

enstrümantal

modern insan diyorlar ya hani. kafayı iphone aplikasyonları, burger king menüleri, markafoni indirimleri, tatile gitmek için çektiği banka kredisinin taksitleri ile bozan modern insanın hayattaki en büyük korkusu ibrahim tatlıses yanında aydemir akbaş, fatih terim yanında müfit erkasap, mazhar alanson yanında özkan uğur gibi kalmak. herkes solist olmak peşinde, halbuki nice nefis enstrümantal parça var. (gırnata, insan sesinin yerini tutmaz elbet. sanırım ortadaki sorun da bu. hmm. hmmm. hmmmm.)

7.11.11

nüüööeey



hulusi kentmen dayağı.
ali şen şaşırması. (nüüöööeeeey?!?!)
kartal tibet yanlış anlaması.
barış manço yüzükleri.

6.11.11

winning a battle, losing the war

mp3 çalarımı ve bilgisayarımı belirli aralıklarla yenilemeye, formatlamaya çalışırım. yeni tatlara yer açmak isterim. bu yeni tatların ise ancak yüzde birkaçı damak tadıma uyar. daha sonra eskiden yediğim lezzetlere dönüş yaparım bir şekilde. son bir yıl içinde bu bahsettiğim yeni tatların yüzde birkaçlık dilimine girmiş on şarkı var. kasım 2010'dan beri dönüp dolaşıp en fazla dinlediğim şarkılar diyebilirim. sırf bu parçalar yüzünden kendime çok kızıyorum ehliyet sahibi olmadığım için. hoş, bırak ehliyeti, herhangi bir motorlu taşıtın sürücü koltuğuna oturmuşluğum dahi yok. bu parçaları dinleyerek gecenin bir saati, şehrin boş ve geniş bulvarlarında araba kullanmak apayrı bir keyif olsa gerek...

10. ezginin günlüğü - bilmiyorum ne olacak

''ah, bir aşka yandım ki,
yelkeni yok, rüzgarı yok, derdi çok, dermanı yok...

bu kısım rakı kadehini fondiplemek, sigaranın son fırtını çekmek için eklenmiş sanki şarkıya. fena. feci. felaket. (esasında buraya 10 farklı ezginin günlüğü şarkısı yazılabilirdi; eksik bir şey, selluka, kadıköy...)

9. the last shadow puppets - my mistakes were made for you


her dinleyişimde beyin kıvrımlarımın düzleştiğini hissediyorum. kafa ütülemek değil elbette bu düzleşme. zihnin kapılarını tutan menteşelerin atması gibi bir şey. değişik. bir hayli orijinal.

8. the soundtrack of our lives - second life replay

''but somewhere i'll survive
to make you feel alive
so you could all reload
your dreams and all your hopes.''

temposu gittikçe yükselen ve tüyleri diken diken edebilme özelliğine sahip bir şarkı bu, ağır bir kere. bu minik listedeki favorim. dünya çapında bir efsane olmamasının tek sebebi, popüler bir grup tarafından söylenmemiş olması bu şarkının. böylesi daha iyi şüphesiz.

7. gülay sezer - takvimlerden haberin yok mu

bu şarkı hakkında bir yorum yapmak istemiyorum.

6. müslüm gürses - unutamadım

...


''kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde
bir türlü kendimi avutamadım''

5. the smiths - last night i dreamt that somebody loved me

''last night i dreamt
that somebody loved me
no hope, no harm
just another false alarm''

the smiths'ten daha farklı bir şey beklemek doğru olmazdı doğrusu. olması gerektiği gibi diyelim. everything in its right place.

4. empyrium - fossegrim

genç werther'in acılarına katık ederseniz şu parçayı, biraz da meyyalseniz çabuk demoralizasyona, yan etkileri fena olabilir. kasımın sarı yaprakları genç werther'in acıları için olabilecek en manidar kitap ayracıdır hani.

3. nick drake - day is done


hüzünlü şarkılar gibi güzel
güzel anılar gibi hüzünlü.

2. charles aznavour - hier encore

''daha dün 20 idik
ne çabuk geçtiniz seneler'' diyor çarls dayı. 30'lu yaşlardaki insanlara daha bir koyuyor olsa gerek.

1. kings of convenience - winning a battle, losing the war

maçı kazanıp turu atlayamamak gibi, formalite maçı gibi buruk.

kış güneşi



müslüm gürses için kendini jiletleyenlerin yanında tarkan için ayılıp bayılan, saç baş birbirine giren kızların sayısı da gözle görülür şekilde azaldı. çocukluğumun magazin programlarından hatırlarım kızların helak oluşunu. tarkan'ı pek sevmem; fakat türkçe sözlü hafif batı müziği listesi oluştursam ilk 3'te olur bu şarkı. o kadar severim. tarkan'ın tripleri, hayalimdeki mütevazılığa sahip ev, evin atmosferi ve hepsinden öte güneşin o haliyle vermesi mümkün olmayan günbatımı rengi ve, ve görselliği bir yana bırakırsak şarkı sözünün yıldız tilbe'ye ait olmasıyla müziğimizdeki en ayrıksı ve güzel şarkılardan biridir kış güneşi.

there will be blood



çok pardon ya sarı kız... :(((

4.11.11

memo

iki isim birlikte anıldığında belki insanların zihinlerinde gece-gündüz gibi karşıt şeyler çağrışıyordur bilemiyorum; fakat ikisinin de mehmet (aslında mehmet değil... mehmed ve memet) ismindeki evlatlarına gönderdikleri mektuplardan oluşan birer eseri var...

necip fazıl - zindan'dan mehmed'e mektup
nazım hikmet - cezaevinden memet fuat'a mektuplar

***

Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? Belki... Daha ölmedim!

(nfk)

***

''dünyada en çok sevdiğim insanlardan biri anandır ve senin sevgin hemen bunun yanındadır ve ondan ayrılmaz. o kadar ki ne zaman ananı düşünsem derhal senin çocukluğundan çeşitli basamaklar gözümün önüne gelir.
...
velhasıl sen benim en güzel yıllarımın ve yüreğimin içinde dünyanın en güzel ve en iyi kadın başıyla yan yana ve ondan ayrılmaz bir haldesin. sen benim oğlumsun.''

(nhr)

***

(bir de cemal süreya'nın hayırsız evlat tamlamasına uyan memo'su var tabii, ayrı mesele.)

haydi karına koş

bu sene ankara devlet tiyatrolarından üç oyun izleyebildim ki hepsini izlemek niyetindeyim programdaki oyunlar ulaşımı kolay tiyatrolara sırayla geldiklerinde. en son haydi karına koş'u izleme fırsatı buldum şinasi sahnesi'nde. londralı uçkuruna düşkün bir taksi şoförünün iki karısı (2) arasına gerdiği ipte yürümeye çalışması ve bu beyhude çabaya müdahale ederek her şeyin tamamen boka sarmasına neden olan komşular, polisler, gazeteciler... kaliteli ve abartısız oyunculuğa ve yalana ve kahkahaya ve dansa (evet) doymak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim. ikinci defa gitmeyi düşünmüyor değilim şahsen.

myPhone



not iPhone but myPhone...

(şu dakika bozulsa gider yenisini alırım 89,90 türk lirasına. o kadar benimsedim, o kadar bedenimden bir parça oldu. etim oldu, tırnağım oldu, kılım oldu, tüyüm oldu, pek kıldan tüyden oldu.)

2.11.11

inanma

benim bir kot montum var. her türlü düşkırıklığını, en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış hayallerin tuz buz oluşunu, inkisar-ı hayali o üzerimdeyken yaşadım. orhan veli delisinin ceketi neyse, benim montum da o bir nevi. kadıköy'ün melankolik sokaklarında da benleydi, yenişehir'nin o melankoli ve kasvet karışımı acayip atmosferli sokaklarında da. karanfil sokakta, dost kitabevinin yanındaki müzik dükkanından etrafa yayılan iç yakıcı keman melodileri sinmiş, ceplerinde siyah ankara simidinden artakalan susam taneleri olan, bilmem kaç kişinin hayat hikayesini öyle ya da böyle dinlemiş yorgun ve bilge bir montum var benim. tanımadığım insanların sigaralarından çıkan mavimsi dumanlara maruz kalmış, yerim yurdum olmayan şehirlerin sulusepkenlerinde ıslanmış, birkaç günlüğüne sahip olup bir yerlerde unuttuğum kalemlerin mürekkepleriyle boyanmış bir montum var benim. kendime dahi söyleyemediklerimi kalp atışlarımdan, sebepsiz yere soğuk soğuk terlemelerimden anladığını bilirim. konuşmaz benim montum, hiç ses etmez; ama anlar her şeyi bilirim. bugünlerde, eski bir dost gibi, tek kelime etmeden tekrar benle geçiriyor günlerini. orada usanmadan beni bekliyor, her şeyi bilen buğulu gözlerle tebessüm ediyor sandalyemi sarmalarken.

29.10.11

22.10.11

önce şiir vardı


televizyon denen aletin türkiye toprakları üzerinde başına gelmiş en güzel şeydi bu program.

19.10.11

selluka

takvimler 1980'i gösteriyordu ve istanbul hiç olmadığı kadar pusluydu. o sabah ali'm uykusundan uyanmadı. bir yunan heykeli gibi sessiz yatıyordu; ama teni konuşuyordu. burnu, dudakları, saçları, kaşları, bıyıkları anlayana anlamlı şeyler fısıldıyordu; fakat gözleri... gözleri sanki ''bana kalsın'' der gibi sır vermiyordu bu zamansız, nedensiz, anlamsız gidişten. akıntıya karşı yüzmenin ne demek olduğunu öğrenmem işte o günlere denk düşer. çatısını kendim çattığım yeni hayatımda zerdalilerle dolu bir bahçem, selluka kokulu bir odam ve benden de yalnız kuşum dışında bir şey yoktu. her şeyim bundan ibaretti. uzun seneler kalbim kimselere meyletmedi. sevmek kolaydı ve üstelik mutlu aşk vardı. ali'mden, o ilk aşk'tan biliyordum tüm bunları; ancak içim atmıyordu kalbimin biri için delice atmasına. seneleri böyle böyle bugüne getirebildim, gölgem ve soluğumla dostluk ederek. bundan sonrasını ise, tıpkı bundan öncesini olduğu gibi bir an olsun düşünmek istemiyorum. bilmiyorum ne olacak...

17.10.11

ankara üniversitesi güzeli

işim gereği üniversiteler gezerim. (buradaki işim gereği ifadesinin 180 derece zıttını düşünmenizi öneririm.) birçok şehirde birçok üniversite gördüm; fakat bu patenti bana ait olan tespiti ankara'daki üniversiteleri baz alarak yapıyorum ki ne başkent ne bilkent ne gazi ne atılım ne hacettepe ne ufuk ne okan ne hasan... hiçbiri ankara üniversitesi güzeli adlı o biricik şahsiyeti barındırmıyor. hayır canım, demek istediğim diğer üniversitelerde güzel kızların olmadığı değil; fakat ankara üniversitesi'nde okuyan güzel kız gibi bir gerçeklik var. hem güzel, hem güzel giyinen, sosyal anlamda aktif olduğu kadar derslerinde en az bir o kadar başarılı. gündemi takip ediyor, çok okuyor; fakat hayatı ders değil. ortamına göre nasıl davranması gerektiğini biliyor, ham değil. kibirli hiç değil. sigara içiyor olabilir, olmayabilir de.

(belirli biri düşünülerek yazılmamıştır, senelerin birikimini dile getirir.)

14.10.11

stationary traveller


yunancadan urducaya, türkçeden flemenkçeye, meksika ispanyolcasından tayvancaya kadar onlarca değişik dilde ''müzikal orgazm'' gibi bir sıfat tamlaması varsa bu, stationary traveller parçasını tanımlamak için üretilmiştir. ''durağan yolcu'' böylesine bir melodiye yakışacak en güzel isim. bulunduğun yerden o anda olmak istediğin yere gayet rahat bir biçimde seyahat etmen için her türlü koşulu temin ediyor camel.

11.10.11

eksik bir şey

hüsnü arkansız ezginin günlüğü eksik bir şey gibi. bağcıkları çıkarılmış ayakkabı gibi yavan, süt içilen bardağı yıkamadan su içmek gibi moral bozucu. (haksızlık eden kan işesin, o kadar kötü değil belki, hatta hiç kötü değil; ama eksik.)

10.10.11

bir sen

bir kadına yakışıp yakışabilecek en güzel isim birsen bence. bir sen.

9.10.11

gol



adamsın...

2.10.11

barbunya





gel dedin, geldim abdurrahman çavuş!?

(intikam soğuk yenen bir aştır. e barbunya da soğuk yenen bir aştır. o zaman intikam zeytinyağlı barbunyadır.)

23.9.11

baba


fotoğrafın üstüne tıkladığınızda insanın içini dışına çıkaran bir girdabın içine sürükleniyor olacaksınız...

1.9.11

aldırma gönül

bu bloga, gogul'a ''drmsbyrm'' yazarak giren bir arkadaşımla buluşacaktım bugün. biraz geç kalacağını söyleyince ben de buluşma yerini değiştirdim ve ulus'ta buluşalım, dedim. o gelene kadar gerçek ankara'da dolanmak istedim biraz. kediseven sokağı'ndan girdim, ankara palas'ın arka sokaklarından anafartalar'a doğru seğirttim. esasında o muhitin yeri bende özeldir; sabahattin ali'nin somurtkan küskünü raif efendi'nin yıllar sonra öz kızı olduğunu bilmediği öz kızını, albino hastası öz kızını gördüğü yerdir orası. hatta kürk mantolu madonna'nın birinci basımını aradığımı bilirim sahaf sahaf gene aynı sokaklarda, zaman zaman oberon üvertürü dinleyerek dolaşırım. gene o şekilde dolaşırken bugün, mp3 çalarım bana bir güzellik yaptı ve aniden edip akbayram - aldırma gönül'ü çalmaya başladı. şu sabahattin ali'nin sinop cezaevi'nde yatarken yazdığı şiir hani. yaa.